Payını Satan Yatırımcı ve SPK – Danıştay 13. D 2025/1350

Halka açık bir şirketin kontrolü el değiştirdiğinde küçük pay sahibinin en önemli güvencelerinden biri zorunlu pay alım teklifidir. Peki Sermaye Piyasası Kurulu bu yükümlülükten hukuka aykırı biçimde muafiyet tanırsa, yatırımcı da bu kararın ardından paylarını borsada satarsa ne olur? Muafiyet yıllar sonra yargı kararıyla iptal edildiğinde, payları artık elinde olmayan yatırımcı uğradığını düşündüğü zararı Kuruldan isteyebilir mi?
Danıştay 13. Dairesi, 24.03.2025 tarihli ve E.2024/1635, K.2025/1350 sayılı kararıyla, bu soruyu yatırımcı aleyhine sonuçlanan bir tam yargı davasında ele almıştır. Daire, yatırımcının paylarını kendi iradesiyle satmasının zarar ile idari işlem arasındaki illiyet bağını kestiği gerekçesiyle davayı reddeden ilk derece kararına yönelik istinaf başvurusunun reddi kararını oybirliğiyle onamıştır. Dosyadaki Danıştay Tetkik Hâkimi ise ağır hizmet kusuru bulunduğunu ve illiyet bağının kesilmediğini belirterek bozma önermiştir.
⏳ Kontrol devrinden tazminat davasına
Karar metninde, özellikle Danıştay Tetkik Hâkiminin düşüncesinde, olayların gelişimi ayrıntılı biçimde aktarılmıştır. Uyuşmazlığın arka planı şöyle özetlenebilir:
- Halka açık bir gazetecilik ve matbaacılık şirketinin sermayesinin %77,67’sini temsil eden 428.732.788,05 TL nominal değerli payları bir medya yatırım şirketine devredilmiş, yönetim kontrolü el değiştirmiştir.
- Devrin kamuya açıklandığı 16.05.2018 tarihi itibarıyla, 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 26. maddesi uyarınca diğer ortakların paylarını satın almak üzere zorunlu pay alım teklifi yükümlülüğü doğmuştur.
- Kontrolü devralan şirket, 23.05.2018 tarihinde II-26.1 sayılı Pay Alım Teklifi Tebliği’nin 18. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında muafiyet talep etmiştir.
- Kurul, 16.08.2018 tarihli ve 990/38 sayılı kararıyla, şirkete 2018 yılı sonuna kadar 40.000.000,00 TL sermaye konulması şartıyla muafiyet talebini olumlu karşılamıştır.
- Bu karara karşı çok sayıda dava açılmış; bölge idare mahkemesi Kurul kararının muafiyete ilişkin kısmını iptal etmiş, Danıştay 13. Dairesinin 06.10.2021 tarihli, E.2021/3822, K.2021/3196 sayılı kararıyla temyiz istemi reddedilerek iptal kesinleşmiştir.
- Kurul, iptal kararının uygulanması için pay alım teklifinin esaslarını yeniden belirlemiş ve tekliften, 16.08.2018 tarihinde pay sahibi olanların o tarihte sahip oldukları paylardan pay alım tarihinde hâlâ portföylerinde bulunan kısmın yararlanacağına karar vermiştir.
Davacı yatırımcı, muafiyet kararını öğrendikten sonra paylarını satmıştı. Kurulun bu son kararı nedeniyle, 16.08.2018’de sahip olduğu payları teklif kapsamında satamayacağı ortaya çıkınca 14.06.2022 tarihinde zararının tazmini için idareye başvurmuş, başvurunun reddi üzerine tam yargı davası açmıştır.
💼 Yatırımcının talebi ve tarafların iddiaları
Davacı, fazlaya ilişkin hakları saklı tutarak 307.000,00 TL maddi tazminat istemiş, miktar artırım dilekçesiyle talebini 1.000.000,00 TL‘ye yükseltmiştir. Faiz olarak, pay alım teklifinin yapılma zorunluluğunun doğduğu tarih itibarıyla iki ayı aşan her gün için yıllık TRLIBOR oranının %50 fazlası oranında hesaplanacak faiz talep edilmiştir.
Temyiz aşamasında davacının ileri sürdüğü başlıca noktalar şunlardır:
- Küçük yatırımcı olduğu, bütün payları süreç boyunca elinde tutmasının beklenemeyeceği,
- Muafiyet kararında idarenin hizmet kusuru bulunduğu, takdir yetkisinin küçük yatırımcıyı koruyacak şekilde kullanılması gerektiği,
- Muafiyet koşullarının sağlanmadığının idare tarafından da bilindiği, kararın ardından pay değerinin çok düştüğü,
- Zararın hesaplanması için bilirkişi incelemesi yaptırılmadığı ve iptal sonrası verilen Kurul kararına karşı açılan davanın sonucunun beklenmesi gerektiği.
Kurul ise payını elden çıkaran pay sahipleri bakımından durumu “hukuki imkânsızlık” çerçevesinde değerlendirdiğini, davacının paylarını kendi iradesiyle sattığını, satışın muafiyet kararıyla ilişkilendirilemeyeceğini, satışların kısmi yapıldığını ve bir panik satışı bulunmadığını savunmuştur.
⚖️ İdare mahkemesi: satış kararı yatırımcıya ait
İlk derece mahkemesi, idarenin kusurlu sorumluluğunu “hizmet kusuru” kavramı üzerinden ele almıştır. Gerekçeye göre hizmet kusuru, öznel kusur unsurlarıyla değil; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi gibi nesnel bozukluklarla tanımlanır. Ancak tam yargı davasında yalnızca hizmet kusurunun varlığı yetmez; ayrıca zararın bulunması ve zarar ile idari işlem arasında illiyet bağı kurulabilmesi gerekir.
Mahkeme bu çerçevede, borsada alım satım işlemi yapan davacının alım satım kararlarını kendi özgür iradesiyle verdiğini ve riski üstlendiğini kabul etmiştir. Davacının kendi eyleminin idarenin tazmin yükümlülüğünü kestiği, bu nedenle zarar ile idarenin işlemleri arasında uygun illiyet bağından söz edilemeyeceği sonucuna varılarak dava reddedilmiştir. Bölge idare mahkemesi de istinaf başvurusunu reddetmiştir.
🔍 Tetkik hâkiminin karşı görüşü
Tetkik hâkimi, Anayasa’nın 125. maddesindeki idarenin zarar ödeme yükümlülüğü ile 167. maddesindeki piyasaların sağlıklı işlemesini sağlama görevinden yola çıkmış; pay alım teklifi kurumunun temelde azınlık pay sahiplerinin korunmasına ve kontrol priminin paylaşılmasına hizmet ettiğini vurgulamıştır.
Düşüncede şu tespitlere yer verilmiştir:
- Kurul önce hukuka aykırı biçimde muafiyet tanımış, iptalden sonra da “portföyde tutma” şartıyla küçük yatırımcının zararını gidermemiştir; bu nedenle ağır hizmet kusuru bulunmaktadır.
- Zarar görenin kusurunun illiyet bağını kesebilmesi için zarar görenin tam kusurlu olması, davranışının zararın uygun sebebi hâline gelmesi gerekir.
- Payların satılmasını illiyet bağını kesen hâl saymak, yatırımcının idari işlemin hukuka aykırı olduğunu öngörerek hareket etmesini beklemek anlamına gelir; bir hukuk devletinde kişilerden idari işlemlerin hukuka aykırı olduğunu düşünerek işlem yapması beklenemez.
- Mahkeme, illiyet bağı bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddettiği için davacının zararının varlığı ve miktarı araştırılmamıştır; bu araştırma yapılmadan karar verilmesi bozmayı gerektirir.
🏛️ Danıştay’ın kararı
Danıştay 13. Dairesi, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesindeki bozma sebeplerinden hiçbirinin bulunmadığını belirtmiş; temyizen incelenen kararın usul ve hukuka uygun olduğunu, ileri sürülen temyiz nedenlerinin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediğini ifade etmiştir. Davacının temyiz istemi reddedilmiş, istinaf başvurusunun reddine ilişkin bölge idare mahkemesi kararı 24.03.2025 tarihinde kesin olarak ve oybirliğiyle onanmıştır.
Daire, tetkik hâkiminin düşüncesine ayrı bir paragrafla cevap vermemiştir. Bu nedenle kararın sonucu, ilk derece mahkemesinin “yatırımcının kendi satış kararı illiyet bağını keser” yönündeki gerekçesinin Danıştay denetiminden geçmesidir.
🧩 Tam yargı davasında aranan koşullar
İlk derece kararında ve tetkik hâkiminin düşüncesinde sayılan koşullar şunlardır:
- İdari işlem veya eylem: Burada yargı kararıyla iptal edilen muafiyet kararı.
- Hizmet kusuru: Ret gerekçesi bu noktaya dayanmamış; mahkeme, işlemin hukuka aykırı bulunmasının hizmet kusurunu ortaya koymakla birlikte tazminat için tek başına yeterli olmadığını belirtmiştir.
- Zarar: Davacının zararı olup olmadığı ve miktarı, ret gerekçesi illiyet bağına dayandığı için araştırılmamıştır.
- Uygun illiyet bağı: Uyuşmazlığın düğümü burasıdır. Mahkeme, borsada kendi iradesiyle yapılan satışın bağı kestiğini kabul etmiş; Danıştay bu sonucu onamıştır.
Kurulun hizmet kusuruna dayanan farklı bir tazminat dosyası için izahname onayı ve hizmet kusuru yazısına bakılabilir.
🆕 2020 değişikliği: teklifin kime yapılacağı
Tetkik hâkiminin düşüncesinde, pay alım teklifinden kimlerin yararlanacağı sorusunun mevzuattaki gelişimine de değinilmiştir. 25.02.2020 tarihli ve 31050 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 7222 sayılı Kanun’un 27. maddesiyle, 6362 sayılı Kanun’un 26. maddesine “söz konusu payların veya oy haklarının iktisabının kamuya açıklandığı tarihte pay sahibi olan” ibaresi eklenmiştir. Maddenin bugünkü hâline göre teklif, kontrol değişikliğinin kamuya açıklandığı tarihte pay sahibi olan diğer ortakların paylarını satın almak üzere yapılır.
Düşüncede belirtildiğine göre bu değişiklikten önce Kurul, tekliften yararlanacakları belirlerken istikrarlı biçimde teklifin yapıldığı anda pay sahibi olmayı esas alıyordu. Bu uygulama, devrin kamuya açıklanmasından sonra pay alan kişilerin de tekliften yararlanmasına yol açıyordu. İncelenen dosyada ise sorun bunun tersidir: Açıklama tarihinde pay sahibi olan, ancak teklif yıllar sonra yapıldığında paylarını elden çıkarmış yatırımcının durumu.
Aynı kontrol devrinden doğan ve Kurulun “portföyde tutmaya devam etme” şartının iptali istemiyle açılan davaya ilişkin değerlendirme için pay alım teklifinde elde tutma şartı yazısına bakılabilir. O dosyada şartın kendisi tartışılmış; bu kararda ise payını satan yatırımcının Kurula karşı tazminat talebi incelenmiştir.
❓ Sık sorulan sorular
Muafiyet kararı iptal edildiği hâlde yatırımcı neden tazminat alamadı?
Kurul neden payını satan yatırımcıyı pay alım teklifine dâhil etmedi?
Tetkik hâkimi hangi gerekçeyle bozma önerdi?
Davacı ne kadar tazminat istemişti?
Detaylı bilgi ve hukuki destek için Savun Hukuk & Danışmanlık ile iletişime geçebilirsiniz. İletişim bilgilerine iletişim sayfasından ulaşılabilir; sermaye piyasası ve idari yargıya ilişkin diğer karar değerlendirmeleri Emsal Kararlar sayfasında yer almaktadır.
Bu yazı genel bilgilendirme amacı taşır; içerik, Danıştay 13. Dairesinin mevzuat.adalet.gov.tr üzerinde yayımlanan onama kararından derlenmiştir. Kaynakta taraf ve şirket kimlikleri anonimdir; yazıda ve PDF’te de yer almamaktadır. Tetkik hâkiminin düşüncesi Daire kararının parçası değildir ve yalnızca dosyadaki tartışmayı göstermek amacıyla aktarılmıştır. Karar 2018 yılındaki bir kontrol devrine ve o tarihteki mevzuata dayanır. Benzer görünen bir uyuşmazlıkta sonuç; işlemin niteliğine, satışın zamanlamasına, zararın ispatına ve uygulanacak mevzuata göre farklılaşabilir. Yazı esas alınarak yapılan başvuru, dava ve savunmalardan Savun Hukuk sorumlu tutulamaz.




