Emsal KararlarForex Hukuku

Ortak mı, alacaklı mı? – Yargıtay 11. HD 2025/6940

Para yatıran kişi ortak mıdır, yoksa alacaklı mı? Bu soru ilk bakışta teknik bir nitelendirme tartışması gibi görünür; oysa cevabı, otuz yıl önce yatırılmış bir paranın bugün geri istenip istenemeyeceğini belirlemektedir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 24.11.2025 tarihli ve E.2025/3285, K.2025/6940 sayılı kararında bu soruyu, yurt dışında yerleşik küçük yatırımcılardan yüksek kâr vaadiyle toplanan paralara ilişkin seri davalar üzerinden, alışılmadık derecede açık sözlü bir gerekçeyle ele almıştır.

Dosyanın yürüyüşü de en az gerekçesi kadar dikkat çekicidir: dava önce bir kanun hükmü nedeniyle konusuz sayılmış, bu karar Yargıtay’ca onanmış, ardından Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kararı üzerine yeniden yargılama yapılmış ve bu kez dava zamanaşımı nedeniyle reddedilmiştir. Daire, bu sonucu onarken, yargısal tercihlerin ekonomik ve sosyal sonuçlarına ilişkin geniş bir değerlendirmeye yer vermiştir.

Kısa özet: Yatırımcı, davalı şirketin “yurt dışında birçok ülkede yatırılan paraların istenildiği her an geri çekilebileceği ve karşılığında yüksek oranda faiz verileceği” garantisiyle para topladığını, ancak ödenen paranın geri alınamadığını ileri sürerek taraflar arasında geçerli bir ortaklık ilişkisi bulunmadığının tespitini ve paranın iadesini istemiştir. Mahkeme 23.09.2020 tarihinde 7194 sayılı Kanun’un 41. maddesiyle getirilen geçici düzenleme kapsamında karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiş, bu karar Dairenin 15.02.2021 tarihli ilamıyla onanmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin 28.11.2024 tarihli, 2022/49620 başvuru numaralı kararı üzerine yapılan yeniden yargılamada dava zamanaşımından reddedilmiş; Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 24.11.2025 tarihinde kararı kesin olarak ve oy birliğiyle onamıştır.

🌍 Olayın arka planı: 1990’lı yılların sermaye akışı

Kararın gerekçesinde Daire, eldeki dosyayı tek başına değil, aynı mahiyetteki yüzlerce dosyanın oluşturduğu tablo içinde ele almıştır. Buna göre 1990’lı yıllarda, özellikle yurt dışında yerleşik ve faizden imtina eden küçük yatırımcıların yoğun ilgisiyle, yüksek kâr vaat eden davalı şirket ve benzeri holdinglere ciddi bir sermaye akışı olmuştur. Bu yapılarda para, klasik bir mevduat ya da tahvil ilişkisi içinde değil, çoğu zaman “sermaye koyma makbuzu” karşılığında toplanmıştır.

Ne var ki, yeni para girişinin sekteye uğramasıyla birlikte bu tür şirketler kâr payı dağıtamaz duruma gelmiştir. Bunun üzerine hissedar niteliğindeki yatırımcılar, gerek Türkiye’de gerekse başka ülkelerde, davalı şirket ile benzer şirketler ve holdingler aleyhine davalar açarak ödedikleri paranın geri verilmesini talep etmişlerdir. Kararda bu davaların yerel mahkemelerde hükme bağlandıktan sonra temyiz denetimi için Daireye intikal ettiği belirtilmektedir.

⚖️ Çelişkili kararlar nasıl doğdu?

Kararda, Anayasa Mahkemesi’nin 14.12.2023 tarihli ve 2020/21022 başvuru numaralı kararında kısmen değindiği “çelişkili yargı kararları” sorununun nasıl ortaya çıktığı ayrıntılı biçimde anlatılmıştır. Davaların ilk açıldığı ve paraların yatırıldığı tarihlerde yürürlükte bulunan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümleri gereğince, şirkete sermaye olarak verilen paralar geri istenemeyeceği gerekçesiyle davalar reddediliyordu. Yani ilk dönemde baskın nitelendirme, para yatıranın “ortak” olduğu yönündeydi.

Daire ise sonraki dönemde farklı bir uygulamayı benimsemiştir: “para verenlerle şirket arasında ortaklık ilişkisi kurulmadığı ve bu nedenle iradesi fesada uğratılan yatırımcıların haksız fiil hükümleri çerçevesinde paralarını geri alabilecekleri”. Kararda bu tercihin iki gerekçesi belirtilmektedir; biri aşağıda ele alınacak eşitsizliğe son vermek, diğeri ise şirket yetkililerinin izinsiz sermaye toplamak ve dolandırıcılık suçlarından mahkûm olmuş olmasıdır. İzinsiz sermaye toplama faaliyetinin ceza boyutu bakımından serideki izinsiz sermaye piyasası faaliyeti kararı karşılaştırmalı olarak okunabilir.

🛂 Yurt dışındaki yatırımcı neden avantajlıydı?

Kararın sınır ötesi boyutu tam olarak burada belirginleşmektedir. Yabancı ülkelerde mukim yatırımcılar, bulundukları ülke mahkemelerinde açtıkları davalarda tahsil hükmü almış; bu hükümler tanıma ve tenfiz yoluyla Türkiye’de uygulanabilir hâle gelmiştir. 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 50. maddesine göre, yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş ilamların Türkiye’de icra olunabilmesi, yetkili Türk mahkemesince tenfiz kararı verilmesine bağlıdır.

Kararda bu mekanizmanın sonucu açıkça ifade edilmiştir: yerli yatırımcı ile yabancı ülkelerdeki yatırımcı arasında ciddi bir eşitsizlik meydana gelmekteydi. Aynı şirkete, aynı vaatle, aynı dönemde para yatırmış iki kişiden biri yurt dışındaki mahkemeden aldığı hükmü tenfiz ettirerek parasını tahsil ederken, Türkiye’de dava açan diğeri “sermaye geri istenemez” kuralıyla karşılaşıyordu. Daire’nin nitelendirme değişikliği, büyük ölçüde bu eşitsizliği gidermeye yönelmiştir.

Kararda ayrıca, bu dönemde ortaya çıkan ikinci bir eşitsizlik de tespit edilmiştir: dava açmakta erken davrananlar paralarını tamamen tahsil ederken, sonradan dava açanlar haczi kabil mal bulamadıklarından hiçbir şey elde edememişlerdir. Kararda, para yatıranların paralarını geri istemeleri ve bu yöndeki mahkeme kararlarının infazı neticesinde bu şirketlerin tamamen battığının gözlemlendiği belirtilmektedir.

🏛️ Yasal müdahale ve Anayasa Mahkemesi’nin iptali

Kararda anlatıldığı üzere, hâlen faal olan şirketlerin yaşatılması ile hem ortaklarının hem de bu şirketlere bağlı işletme ve fabrikalarda istihdam edilen iş gücünün mağduriyetlerinin önüne geçilmesi amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi duruma müdahale etmiştir. 7194 sayılı Dijital Hizmet Vergisi ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 41. maddesiyle getirilen düzenleme, sermaye koyan tüm ilgilileri ortak kabul eden bir anlayışı benimsemiştir. Daire bu düzenlemeyi “bir tasfiye düzenlemesi” olarak nitelendirmekte ve tasfiye düzenlemelerinin tabiatı gereği ideal çözüm getiremeyeceğini, meydana gelmiş bir vakıayı en az hasarla atlatmayı amaçladığını belirtmektedir.

Anayasa Mahkemesi ise 12.09.2023 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 18.05.2023 tarihli, E.2020/11 ve K.2023/98 sayılı iptal kararıyla bu düzenlemeye ilişkin iptal başvurusunu kabul etmiş; bireysel başvuru kapsamında da mülkiyet hakkının ihlaline karar vermiştir. Kararda bu sonucun dayanağı, menfaat dengesinin yeterince gözetilmemiş olması ve düzenlemenin küçük yatırımcının aleyhine sonuçlar doğurmasıdır.

📁 Bu dosyada ne oldu?

Eldeki dosyanın yürüyüşü bu genel tablonun tipik bir örneğidir. Mahkeme, 23.09.2020 tarihli 2020/205 esas ve 2020/744 karar sayılı kararıyla, 7194 sayılı Kanun’un 41. maddesine eklenen geçici düzenleme kapsamında dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmetmiştir. Bu karar temyiz edilmiş ve Dairenin 15.02.2021 tarihli, 2020/8040 esas ve 2021/1175 karar sayılı ilamıyla onanmıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin 28.11.2024 tarihli ve 2022/49620 başvuru numaralı kararıyla, yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Yeniden yargılama sonucunda mahkeme, 2025/46 esas ve 2025/209 karar sayısıyla, davanın zamanaşımı süresinde açılmadığı gerekçesiyle reddine hükmetmiştir. Karar taraf vekillerince temyiz edilmiş, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi dosyadaki yazılara ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmadığına göre tüm temyiz itirazlarını yerinde görmeyerek hükmü onamıştır.

📎 Kararın tam metni: Karar, Yargıtay Başkanlığı Yargıtay Karar Arama sisteminde esas ve karar numarasıyla doğrulanmıştır.

⏳ İptalden sonra devreye giren zamanaşımı

Kararın hukuken en belirleyici tespiti şudur: iptal kararının ardından hukuken gerçekleşecek olan şey, 818 sayılı Borçlar Kanunu hükümlerinin devreye girmesidir. Yani geçici düzenleme ortadan kalkınca, uyuşmazlık paraların yatırıldığı dönemde yürürlükte olan genel borçlar hukuku kurallarına göre çözülecektir.

  • Geçici düzenleme yürürlükteyken davalar “karar verilmesine yer olmadığı” ile sonuçlanıyordu,
  • İptal kararı sonrasında dosyalar esasa dönmüş, bu kez genel hükümler uygulanır hâle gelmiştir,
  • Paraların yatırıldığı tarih ile davaların açıldığı tarih arasındaki uzun süre, zamanaşımı definin öne çıkmasına yol açmıştır,
  • Kararda, zamanaşımı defiyle karşılaşan küçük yatırımcılar bakımından bu kez mülkiyet hakkının ihlali değil, yatırılan paraların tamamen “buharlaşması” sonucunun söz konusu olacağı belirtilmiştir.

Bu tespit, iptal kararlarının her zaman başvurucu lehine bir sonuç doğurmadığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bir düzenlemenin ortadan kalkması, yerine geçecek genel kuralların daha elverişsiz olması ihtimalini de beraberinde getirmektedir.

🧭 Dairenin değerlendirmesi

Daire, gerekçesinde yargısal yöntem hakkında da açık bir görüş ortaya koymuştur. Kararda, hâkimlerin ve mahkemelerin laboratuvar ortamında hukukçuluk yapma lüksüne sahip olmadığı; verecekleri kararların sahaya yansımasını, ekonomik ve sosyal sonuçlarını da hesaba katarak hareket etmeleri gerektiği belirtilmiştir. Daha da önemlisi, hüküm şeklinde tezahür eden çözümlerin müteakip uyuşmazlıkları çoğaltmayı değil, en aza indirgemeyi amaçlaması gerektiği vurgulanmıştır.

Menfaat dengesi bakımından da özgün bir ölçüt kullanılmıştır. Karara göre “menfaat dengesizliğinden” söz edebilmek için içeride hâkim ortakların, dışarıda ise küçük yatırımcıların bulunduğu bir ortamın varlığı gerekir. Birbirleriyle benzer konumdaki binlerce küçük yatırımcıdan oluşan çok ortaklı bir şirkette “dileyen parasını geri çekebilir” anlayışının, şirketin yok olan emsal şirketler gibi varlığını sürdürmesine imkân bırakmayacağı ifade edilmiştir. Kararda ayrıca, sermaye koyma makbuzunu ibraz eden herkese değeri oranında hisse senedi verildiği ve şirketin borsaya kote olması nedeniyle ortak kalmak istemeyen kişilerin diledikleri anda rayiç değer üzerinden hisselerini satarak nakde dönüştürebildiği bir ortamda hangi mülkiyet hakkının ihlal edildiğinin anlaşılamadığı belirtilmiştir.

📌 Kararın pratik sonucu

Karar, sınır ötesi unsur taşıyan yatırım uyuşmazlıklarında üç noktayı görünür kılmaktadır. Birincisi, yabancı mahkeme kararlarının tanıma ve tenfiz yoluyla uygulanabilmesi, aynı olgudan doğan taleplerin ülkeye göre farklı sonuçlar doğurmasına yol açabilmekte; bu da iç hukukta nitelendirme tercihlerini etkileyebilmektedir. İkincisi, “ortak mı, alacaklı mı” sorusunun cevabı yalnızca teorik değildir; uygulanacak hükümleri, dolayısıyla zamanaşımı rejimini doğrudan belirlemektedir.

Üçüncüsü ve en pratik olanı, zamanın kendisidir. Kararda, paraların yatırıldığı tarih ile davaların açıldığı tarih arasındaki mesafenin sonucu belirlediği açıkça ortaya konulmuştur. Uzun süren yargılamalarda alacak niteliğindeki taleplerin akıbeti bakımından serideki iflas masasına geç alacak kaydı kararı ile sermaye piyasası kurumlarının sorumluluk rejimi bakımından aracı kurum yöneticisinin iflası kararı tamamlayıcı örnekler arasındadır. Bu karara konu türden bir uyuşmazlık hakkında detaylı bilgi ve hukuki destek için Savun Hukuk & Danışmanlık ile iletişime geçebilirsiniz. Serideki diğer kararlar Emsal Kararlar bölümünde yer almaktadır.

❓ Sıkça Sorulan Sorular

“Ortaklık ilişkisi kurulmadığının tespiti” ne anlama gelir?

Para yatıran kişinin şirketin ortağı sayılmadığının, dolayısıyla verdiği paranın sermaye değil, haksız fiil hükümleri çerçevesinde geri istenebilecek bir değer olduğunun tespitine yönelik bir taleptir. Kararda Dairenin bir dönem bu yaklaşımı benimsediği, ardından 7194 sayılı Kanun’un 41. maddesiyle getirilen düzenlemenin sermaye koyan tüm ilgilileri ortak kabul eden bir anlayışı getirdiği aktarılmıştır.

Anayasa Mahkemesi ihlal kararı verdiyse dava neden yine reddedildi?

İhlal kararı üzerine yapılan yeniden yargılamada dosya esasa dönmüş, ancak bu kez zamanaşımı defi ile karşılaşılmıştır. Kararda, iptal kararının ardından 818 sayılı Borçlar Kanunu hükümlerinin devreye gireceği ve paraların yatırıldığı tarih ile davaların açıldığı tarih dikkate alındığında zamanaşımı sorununun ortaya çıkacağı belirtilmiştir.

Yabancı mahkemeden alınan karar Türkiye’de doğrudan uygulanır mı?

Hayır. 5718 sayılı Kanun’un 50. maddesine göre, yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş ilamların Türkiye’de icra olunabilmesi, yetkili Türk mahkemesince tenfiz kararı verilmesine bağlıdır. Karara konu tabloda da tahsil hükümlerinin tanıma ve tenfiz yoluyla uygulandığı belirtilmiştir.

Karar tüm benzer dosyalar için aynı sonucu mu doğurur?

Kararda eldeki dosya, aynı mahiyetteki seri davaların oluşturduğu tablo içinde değerlendirilmiştir. Bununla birlikte her dosyada paranın yatırıldığı tarih, açılan dava tarihi, daha önce verilmiş kararlar ve ileri sürülen defiler farklı olabilir. Sonuç, her dosyanın kendi kapsamına ve delil durumuna göre belirlenir.

Bu yazıda yer alan bilgiler genel bilgilendirme amacı taşır; karar özeti ilgili Yargıtay 11. Hukuk Dairesi kararının yayımlanmış metninden aktarılmıştır ve her somut olay kendi delilleriyle değerlendirilir. Onama kararı yalnızca incelenen dosya bakımından sonuç doğurur; benzer nitelikteki uyuşmazlıklarda tarih, defi ve delil durumuna göre farklı sonuçlara ulaşılabilir. Yazı kullanılarak yapılan başvuru, dava ve savunmalardan Savun Hukuk sorumlu tutulamaz.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu