İthalatçının Tescil Ettiği Marka – Yargıtay 11. HD 2026/1806

Yurt dışında üretilen bir ürün Türkiye’de tanınmaya başladığında, ürünü ithal eden şirketler kısa sürede aynı rafta rakip hâline gelir. Yabancı üretici Türkiye’de markasını tescil ettirmemişse, ithalatçılardan biri için cazip bir yol belirir: Markayı kendi adına tescil ettirmek ve bu tescile dayanarak diğer satıcıların önünü kesmek. Bu adım, gerekçesi “taklit ürünlerle mücadele” olarak sunulsa bile, sınai mülkiyet hukukunda nasıl değerlendirilir?
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 30.03.2026 tarihli ve E.2025/4767, K.2026/1806 sayılı kararıyla, yabancı bir şirkete ait kozmetik ürünlerini ithal ederek satan davalı şirketin, bu markaya iltibas oluşturacak derecede benzer bir markayı kendi adına tescil ettirmesini kötü niyetli bulan ve markanın hükümsüzlüğüne hükmeden derece mahkemesi kararlarını onamıştır. Aynı ürünleri satan ve satışları bu tescil nedeniyle engellenen rakip şirketin davayı açabileceği de kabul edilmiştir.
🧴 Aynı ürün, iki satıcı, tek tescil
Karar metnine yansıyan olgular, paralel ithalatın yaygın olduğu kozmetik sektörüne özgü bir tabloyu ortaya koyuyor:
- Markanın gerçek sahibi, yurt dışında kurulu bir şirkettir. Bu şirketin Türkiye’de marka tescili bulunmamakta ve kendi adına tescil başvurusu da yapmamıştır.
- Yabancı şirketin Türkiye’de distribütörü olmadığından, birden fazla şirket ürünleri ithal ederek satmaktadır. Davacı da davalı da bu şirketler arasındadır.
- Davalı şirket, 2017 yılında yabancı markayı içeren bir ibareyi kozmetik ürünlerini de kapsayacak şekilde kendi adına tescil ettirmiştir.
- Davacının ürünlerini sattığı satış kanalı, marka hakkı ihlali gerekçesiyle davacının satışlarını durdurduğunu bildirmiş; davacı tescili bu şekilde öğrenmiştir.
- Davacıya göre davalı, tescil yoluyla piyasada tekel elde etmeye çalışmış ve farklı teşebbüslere baskı uygulamıştır. Davalının 2020 yılında yaptığı başka bir marka başvurusuna itiraz edildiği, bir diğer markası hakkında da ayrı bir hükümsüzlük davası açıldığı ileri sürülmüştür.
Davacı, bu olgulara dayanarak davalı adına tescilli markanın SMK m.6/9 ve m.25/1 uyarınca hükümsüzlüğünü talep etmiştir.
🛡️ Davalının savunması: taklitle mücadele ve üreticinin sessizliği
Davalı şirket, tescilin kötü niyetli olmadığını çeşitli gerekçelerle savunmuştur. Karardaki özetine göre savunmanın ana hatları şunlardır:
- Davacının dava açmakta aktif husumet ehliyeti bulunmamaktadır.
- Davalı, uzun yıllardır bu markalı ürünleri ithal edip satmaktadır; zamanla piyasada aynı marka altında taklit ürünler satılmaya başlanmıştır.
- Taklit ürünlerin halk sağlığı açısından tehlike oluşturduğu ve orijinal ürünlere güveni sarstığı yabancı firmaya bildirilmiş, ancak firmadan gerekli destek görülememiştir.
- Başvuru, taklitle mücadele amacıyla yapılmıştır; yabancı firma başvurudan haberdardır, yayına itiraz etmemiş ve sonrasında hükümsüzlük talebinde de bulunmamıştır.
- Tescil, yabancı firmanın da yararınadır; zira firma ne tescil ne de taklitle mücadele için masraf yapmıştır.
Bu savunma, uygulamada sıkça karşılaşılan bir argümanı temsil eder: “Markayı gerçek sahibinin yararına, onun yerine koruyorum.” Derece mahkemelerinin bu argümanı nasıl karşıladığı, kararın asıl öğretici kısmıdır.
🏛️ İlk derece ve istinaf mahkemesinin gerekçeleri
İstanbul 3. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi (2022/71 E., 2023/123 K.), davalının yabancı firmaya ait markayı taşıyan ürünleri başvurudan önce Türkiye pazarında satışa sunduğu konusunda ihtilaf bulunmadığını tespit etmiştir. Mahkeme, davalının başvuruyu taklit kullanımların önüne geçmek amacıyla yaptığını beyan ettiğini not etmiş; ancak şu noktalara dikkat çekmiştir:
- SMK m.7 uyarınca marka tescilinden doğan haklar münhasıran marka sahibine aittir.
- Yabancı marka sahibinin başvuru yapılırken bu başvuruya onay verdiğine ilişkin delil sunulmamıştır.
- Yabancı firmanın ürünleri, davalı tarafından da davacı gibi satışa arz edilirken davalının bu markayı tescil başvurusuna konu etmesi, SMK m.6/9 kapsamında kötü niyetlidir.
Mahkeme bu gerekçeyle davayı kabul etmiştir.
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 16. Hukuk Dairesi (2023/1588 E., 2025/733 K.) istinaf başvurusunu esastan reddederken gerekçeyi daha da netleştirmiştir:
- Davalı, markanın yurt dışındaki şirkete ait olduğunu bildiği hâlde, bu markayla iltibasa neden olacak derecede benzer ve kozmetik ürünlerini de kapsayan markayı kendi adına tescil ettirmiştir.
- Davalı, ardından bu markaya dayanarak davacının satışlarını engellemiştir.
- SMK m.25/2 uyarınca menfaati olan herkes hükümsüzlük davası açabilir; satışları engellenen davacının aktif taraf ehliyeti vardır.
- Başkalarının ticaretine engel olmak amacıyla, başkasına ait olduğu bilinen markaya benzer markanın tescil ettirilmesi kötü niyetlidir.
- Markanın yabancı şirketin markasıyla iltibas oluşturacak derecede benzer olup olmadığı konusunda bilirkişi görüşü alınması usule aykırı değildir.
✅ Yargıtay’ın onama kararı
Davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, ilk derece mahkemesi kararında isabetsizlik bulunmadığını ve istinaf başvurusunun HMK m.353/1-b(1) uyarınca esastan reddine ilişkin bölge adliye mahkemesi kararının usul ve yasaya uygun olduğunu belirtmiştir. Temyiz itirazları reddedilmiş ve karar HMK m.370/1 uyarınca 30.03.2026 tarihinde, kesin olarak ve oy birliğiyle onanmıştır.
Onama kararı kısa gerekçelidir; ancak bu, derece mahkemelerinin yukarıda aktarılan gerekçelerinin Yargıtay denetiminden geçtiği anlamına gelir. Böylece “gerçek sahibin onayı olmadan, onun markasını rakiplerin önünü kesmek için tescil ettirmek kötü niyettir” yaklaşımı, somut olay bakımından kesinleşmiştir.
📘 SMK m.6/9 ve m.25: kötü niyet ve dava hakkı
Kararın dayandığı hükümler, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nda yer alır:
- SMK m.6/9: “Kötüniyetle yapılan marka başvuruları itiraz üzerine reddedilir.” Hüküm, kötü niyeti nispi ret nedenleri arasında sayar.
- SMK m.25/1: 5. veya 6. maddede sayılan hâllerden birinin mevcut olması hâlinde mahkeme markanın hükümsüzlüğüne karar verir. Bu atıf sayesinde, tescil aşamasında itiraz edilmemiş olsa bile kötü niyet, tescilden sonra hükümsüzlük davasında ileri sürülebilir.
- SMK m.25/2: Menfaati olanlar, Cumhuriyet savcıları veya ilgili kamu kurum ve kuruluşları markanın hükümsüzlüğünü mahkemeden isteyebilir. Davacının marka sahibi olmaması, satışlarının engellenmesi karşısında hukuki menfaatini ortadan kaldırmamıştır.
- SMK m.7: Marka üzerindeki hakkın tescille elde edildiğini ve tescilden doğan hakların marka sahibine ait olduğunu düzenler; ilk derece mahkemesi bu hükme gerçek hak sahipliği bağlamında atıf yapmıştır.
Kanunda ayrıca m.6/2’de, ticari vekil veya temsilcinin marka sahibinin izni olmaksızın ve haklı bir sebebe dayanmaksızın markanın aynısını ya da ayırt edilemeyecek kadar benzerini kendi adına tescil ettirmesine yönelik özel bir ret nedeni bulunmaktadır. Somut olayda davalının yabancı firmanın temsilcisi olduğu ileri sürülmemiş, hüküm m.6/9’daki genel kötü niyet kuralına dayandırılmıştır. Bu durum, temsil ilişkisi kurulmamış ithalatçılar bakımından da benzer bir sonuca ulaşılabileceğini göstermesi açısından dikkat çekicidir.
🔎 Kötü niyetin tespitinde öne çıkan olgular
Kötü niyet, başvuru anındaki duruma göre ve somut olgulardan hareketle değerlendirilir. Bu dosyada derece mahkemelerinin sonuca ulaşırken ağırlık verdiği olgular şöyle sıralanabilir:
- Bilgi: Davalı, markanın yurt dışındaki bir şirkete ait olduğunu bilmektedir; zaten o şirketin ürünlerini ithal etmektedir.
- Onayın yokluğu: Marka sahibinin başvuruya onay verdiği ispat edilememiştir. Davalının “sahibi haberdardı, itiraz etmedi” savunması, onayın delili olarak kabul görmemiştir.
- Tescil sonrası kullanım biçimi: Tescil, taklit ürünlere karşı değil, orijinal ürünleri satan rakibin satışlarını durdurmak için kullanılmıştır.
- Piyasa yapısı: Birden fazla ithalatçının aynı ürünü satması, tescilin fiilen bir tekel aracına dönüşmesi riskini artırmıştır.
Kötü niyetli tescil tartışmasının farklı bir görünümü, serideki marka yedeklemeye ilişkin kararda ele alınmıştır. Marka hakkının internet ortamındaki kullanımıyla ilgili uyuşmazlıklar için alan adında marka kullanımına ilişkin karar da incelenebilir.
🙋 Sorular ve cevaplar
Marka sahibi olmayan bir şirket hükümsüzlük davası açabilir mi?
SMK m.25/2 uyarınca menfaati olanlar markanın hükümsüzlüğünü mahkemeden isteyebilir. Bu dosyada davacı markanın sahibi değildir; ancak aynı ürünleri satmakta ve satışları dava konusu tescile dayanılarak engellenmektedir. Bölge adliye mahkemesi bu nedenle davacının aktif taraf ehliyetini kabul etmiş, Yargıtay da kararı onamıştır.
Gerçek marka sahibinin itiraz etmemesi, tescili geçerli kılar mı?
Davalı, yabancı firmanın başvurudan haberdar olduğunu ve itiraz etmediğini savunmuştur. İlk derece mahkemesi ise marka sahibinin başvuruya onay verdiğine dair delil sunulmadığını vurgulamıştır. Bu kararda, marka sahibinin sessizliği onay yerine geçen bir olgu olarak değerlendirilmemiştir.
Taklit ürünlerle mücadele amacı kötü niyet iddiasını ortadan kaldırır mı?
Davalı, başvuruyu taklit ürünlerle mücadele için yaptığını ileri sürmüştür. Derece mahkemeleri ise tescil hakkının marka sahibine ait olduğunu ve tescilin fiilen orijinal ürünleri satan davacının satışlarını durdurmak için kullanıldığını dikkate almıştır. Beyan edilen amaç, tescilin gerçekte nasıl kullanıldığıyla birlikte değerlendirilmiştir.
İltibas konusunda bilirkişi görüşü alınması usule aykırı mı?
Davalı tarafın itirazlarından biri bu yöndeydi. Bölge adliye mahkemesi, dava konusu markanın yabancı şirketin markasıyla iltibasa neden olacak derecede benzer olup olmadığı konusunda bilirkişiden görüş alınmasını usule aykırı görmemiş; Yargıtay da bu değerlendirmeyi içeren kararı onamıştır.
Detaylı bilgi ve hukuki destek için Savun Hukuk & Danışmanlık ile iletişime geçebilirsiniz. İletişim sayfası üzerinden ulaşılabilir; marka ve fikri mülkiyet alanındaki diğer kararlar Emsal Kararlar arşivinde yer almaktadır.
Bu yazı genel bilgilendirme amacı taşır ve Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yayımlanmış onama kararı ile bu kararın içeriğinde aktarılan derece mahkemesi gerekçelerinden derlenmiştir. Karar metninde taraf ve marka adları anonimleştirilmiştir. Kötü niyet değerlendirmesi, her dosyada başvuru tarihindeki olgulara, tarafların ilişkisine ve tescilin kullanım biçimine göre ayrıca yapılır. Yazı esas alınarak yapılan başvuru ve işlemlerden Savun Hukuk sorumlu tutulamaz.



